08 Temmuz 2009

"Böylece bir kere daha boynunlayız sayılı yerlerinden"

Güneş henüz yükseliyordu. Ovaların doygun toprağını taşıyan topuklarımı gizleyecektim kırmızı papuçlarımın içine. Bu yüzden sana dedim ki: “Güzel sabah, beni azat et.”

Duymadın da vapurun sesi girdi camdan içeriye ve bir martının kanadı çarpttı eline benimle. Omzumu aldın önce: omzumu, boynumu ve en güzel resimlerimi. Böylece, koyu kahve suyunu bekledi. Beyazıt Kulesi gözlerini kıstı gün kaynarken. Uzandım unuttuğun tüm dillerden öptüm. Öptükçe geç kaldık bazen çalışmalara; öptükçe bilinen bütün gramer kitapları, dünya atlasları ve hatta yıldız haritaları birbirine girdi. Öptükçe bunun nasıl olduğuna akılları yetmedi.

Oysa, bu hayrete hiç gerek yoktu.



Herşey “biz”dik bir an ve çokca gün:
sadece bu kadar...

29 Haziran 2009

Ayşem

Bazı geceler ve günler öyle kesiliyor ki içim; sen beni bileklerimden, bir de tüm "ç"lerimden hemen sımsıkı tut, gözümün ta dibine bak da bak, acısı çok dehşetli olan o kalbine dayanama da bastır ve yüzüme tüm seslerinle "Ayşem!" diye haykır istiyorum.

Ama, bizi bin kere daha tutup kurşuna diziyorlar. Ben de bazı rüyalarımda Müjde Ar gibi ölüyorum. Çünkü şu şehirli rüzgarlar krepeli saçlarımı rutin olarak götürüyor. Tüm bu olanlara, "Düzen, düzenek, iş yemekleri, bazen kokteyller, çokca tayyörler ve yalnızlığın büyüsü" deyip geçmeliyim belki de ama geçemiyorum.

Bu sabah işe gelirken, Abbasağa Parkı'ndan yürüdüm, Selamlık Caddesi'nde bir sigara yaktım. Yıldız Sineması'nın önünde söndürdüm. Aklımda Beşiktaş makamında bir beste çaldı: ağlamadım, ağlaştım.

Bu sabah işe gelirken, herhangi bir halimizi düşündüm: kesin olan şu ki, biz bir evde bir zaman durduk, elbette ki bir mutfaktan su aldık. O, ev çoğu zaman imkansız göklere de varıyordu.

Bu sabah işe gelirken, içimden çokca eskimiş bir cumartesi gibi aktı bir şeyler: belki taze naneler. Yine yine, o ovalardan keman sesleri taşıdın bana.

Bu sabah işe gelirken, herşeyi düşündüm, akşam kokularını ve Lawrence'ın durmadan uzayan sakallarını.

Bu sabah işe gelirken ne kadar çaresiz olduğumuzu düşündüm. Ne kadar utandırıldığımızı, ne kadar yenik olduğumuzu ve bir şiir döktüm cadde boyunca peşimden, nedense buruk bir sesim vardı, kırgınlığıyla güvercin sanki çok çok kırıkkanatlı. Tüm bunlardan dolayı, o şiirin sadece bir cümlesi kaldı:

"Elimizde bir ufak bavulla şurdayız burdayız"

Benim de gidesim var; gidemiyorum.
Ne olursun, gel de al beni.

22 Haziran 2009

İyi

Sadece bir dakika var, bu yüzden bu sana gelsin:

"Bir Kalır uzun duvarlar ve onların dipleri
Bir Kalır Yılgın Adamların hep “Evet” dedikleri"

T.U.

derkenar:
yılgınlığında yılkı atlarımı vurmuşluğum,
sonra sonra niobe kadar magnesia olmuşluğum vardır.
her ne kadar delice zeytinsem de kimi göksüz şehirlerde şimdi,
sen baz'an herşeyi unut:
dalaman'da bir böğürtlen olarak bil beni.

dipşiir:
"yerin üstünde gördük bunu unutma
herkes yeniden yaşadı ve unuttuk
alıntılarla uzak anılarla yakın
kendi görütünde bir kırmızı karaca
ne güzel yangındı o yangın
herkes yeniden yaşadı ve unuttu
yaktığımız mutluluğu unutma"
M.C.A.

21 Haziran 2009

Yara

"kendini tekkelerde aramak, kendini arkadaşlarla unutmaya çalışmak, mucizeleri koluna takıp sonra göklere salmak, hüznün kalbinde oturup hayatı böyle anlamak, canınınhemdecanınıntamortası mayınlarla dolu bir savaşalanı olmasına karşın katlanmak, gündelikliğin sıradan yalanlarını dalga geçercesine benimsemiş gözükmek, gözükmeye çalışmak, köprülerden akmak, elbette kahve içmek, hamlet bilmek, ofelya oldurulmak, gökmek, gökselleşmek, bırakmak, sokulamamak, kavrulmak, kavruldukça dirileşmek, çekirdek kalmak, cenin olmak, ölmek, ölmek, doğmak, ah sancı, ah akciğer, ah canımın anlamı, sessizharfleriminkörelâbüyüsü, çevirdiğim nefesim, çağrılan suyum, korsanım: kayıp denizcilerden daha çok bahsetmeliyiz." diyen bir kadını anlatan bir öykü anlatmak isterdim sana. onu ve onun binbirgeceyaşamını. ama olmuyor.

20 Haziran 2009

"Kötü Rüzgar Saçlarını Götürüyor"

rüyamda, önce prag baharını gördüm. sanki trenden henüz inmiştim ya da şaraptan çok içmiştim de arka sokakları birbirine karıştırıyordum. senin adın viyana'ya; yahut oraya varamayan bir kafka'ya benziyordu ve elele yürürken herhangi bir meyve bahçesinden bahsediyorduk. herhangi bir meyve bahçesinden, bir denizin kıyısında unutulmaz bir duruşumuzdan... aniden çok korkttum. tüm duruşlarımı ve ihtimallerimi unutup, geniş bir bulvara çıkmak için durmaksızın koştum. koşarken sık sık öksürüyor ve "ben bir nehirdir" diyordum. takvimler 1968 diye bağırıyordu. bulvarda tanklar vardı. anladım ki, ablam henüz doğmuştu, ben de aslında hiç yoktum. hemen zamanı büktüm. mekan dönüştü: gardan charpennes'e gidiyordum. her zamanki gibi, kırmızı mantomu giymiş, kırmızı bir ruj sürmüştüm. tramvayda gözlerini böylece buldum. evet, kestane yapraklarına benziyorlardı. bana bir şey hatırlattın: "terraux meydanında buluşacaktık." meydanda buluşup, ruhlarımızdan kalanları opera binalarında bırakacaktık, birisi "ave maria"yı söyler belki de temizlenirler diye. yüzümdeki durgunluk rüzgarda bir ihtilal sonrası gibi dalgalanıyor, adım "rhône"u andırıyordu. aklımın milenası uyanmış; sözcüklerden bir ejderhayı bile öldürecek denli güçlü bir zehir damıtıyordu. yine içtin, gülümsedin. bu sefer ölmedin: çünkü panzehir gibi öptüm hemen seni ve emperyal oteli'nin harfleri ile oynadım kafamda uyuruyanık. öylece eşikte durdum bir süre. tam olarak uyandığımda, ezan okunuyor, kırmızı civa 38,9'u işaret ediyordu. sanki trenden henüz inmiştim ve serin bir akşam ellerimi okşuyordu. bu haziran'da da mavi benekli çocuktum. çoğumuz sana mecburdu, sen yoktun.

18 Haziran 2009

Teldeki Kuşlar ve Kişilik Bölünmesi

Malta şahinini dün uçurduk. Ama, kanatlamadan önce ofisime geldi. Ben planlar ve binbir döküman arasında mesaiden mesaiye koşuyordum...

Bi'iki dakkalığına beni durdurup, elimi sıktı. "Pazartesi döneceğim." dedi. Eski zamanlardaki "Thank you for your work." inceliğini göstermedi. İyice lokalize olduğu ve İsa üstüne basıp durduğu için: "Teklif, 'windowing', saatine bilmemkaç yüzbin," gibi şeyler söyledi. Ben de: "Versioning, Sonya, format, dijital," falan dedim.

O gittikten çok sonra her akşam "mesai" olan Finans Direktörü uğradı, muhabbet olsun diye "Eksel"ime baktı: "Neler var?" dedi; "Harika bi' ay olacak," dedim. "Geçen gün bi'şi' gördüm, Cumartesi miydi acaba?" diye sordu. Ben de "Kedidir, kedi." dedim. Güldük. "'Impairment' yapıyom Savaş Bey." diye de ekledim sonra, "Para verecek bize Sosyetenasyoneldöjeneral." Daha da güldük... Sonra ona "Credit Suisse" projelerinden gösterdim. İlgisini çekti. "Kim bu?" dedi. Yanıtladım tabii. Bir de "Ajan bence kendisi," diye de ekledim.

O, odadan çıkınca 2007'nin Haziran ayından beri bu denli yorulmadığımı düşündüm. O yaz, iki tane cenaze kaldırıp, bi' lansman yapmış, elbette deli gibi sigara içmiş, ciğerlerimin ağrıdığını herkesten saklamış ve bolca saç beyazlatmıştım. Alnımdaki üç çizgi de o zamanların hediyesiydi.

Ancak, tüm bunlar neticesinde çok iyi bir şekilde törpülenmiştim; bu olayların hepsini atlatmış olduğum için kendimi kutladım, "Raşaaa!" dedim. Yine güldüm. Artık kimse kalmadığı için bi' sigara yaktım odamda... Mahallenin ıhlamurları başlarını salladılar. İçeriye akşam güneşi vuruyordu.

İki senenin sonunda, masamda otururken kendimi "olduğum" gibi seviyor, nedense kahve çekirdeği gibi hissediyordum. Aslında çok tembellik edince herkes gibi kötü deliriyordum. Bunları düşünürken, saf mantık ve rasyonaliteden oluşmuş olan Kılıç Kraliçesi duruşum dönüştü bir anda. İmbatınçokbaharlıçocuğu oldum ve gözlerim doldu o eski yazdaki acılara: Mavi gözlerini tüm hıncıma rağmen çok özlediğim, bana kitap okumasını çok sevdiğim yaşlı bir kadın ölmüştü. Ona verdiğim ve yerine getiremediğim sözleri düşündüm, veremediğim sevgiyi. Çalan şarkı şöyle diyordu:

"Like a bird on the wire/Like a drunk in a midnight choir/I have tried in my way to be free/Like a worm on a hook/Like a knight from some old fashioned book/I have saved all my ribbons for thee..."

13 Haziran 2009

Tespit

kelebek doğama, fil hafızam fazla geliyor.
"şimdi"nin içinden çıkıp, kendi içimi kıyıyorum.
bu işte varoluşumun en büyük acısı.
ah, dualite!

bi' şiir okudum ve ruh halim değişti:
"kaç zeytin yediğimi unutmadım."

08 Haziran 2009

Kuş Tüyü Anlar



Finis Africae

beni götürmediğin afrika'ya üzülebilirim ben ancak:
ve ben üzüldüğümde gül olur
saçlarımdan kaçmayan güvercin kırıkları,
belki nehir olur.

"Is the name of the rose indeed the same thing as the rose itself?"

07 Haziran 2009

Zamanın Doğrusal Olmayışının Mekana Övgüsü: Son İki Komboyu Karşılaştırınız.

Bu üstteki iş yüzünden olanlardan bir tanesi: 2008'in Aralık ayı, her zamanki gibi Faşinktın ama içinde bu defa Adam's Morgan, Swann falan var. Adem'in Georgetown'da yüksek yaparken oturduğu ev de olabilir hatta. Bi' de elbette otel odası aynaları ile sokakların çekiciliği ile bazen bir milyon kere elâlaşan sol gözüm...


Bu üstteki ise en son tatil; içinde çok çok çok şey var: Maya Koyu, otelin önündeki mavi yengeç, tsunami tabelası, motorlarımızın plakası, ayaklarımız, dağ yolundaki derbeder benzinci, bir sabah kahvaltısı, hayalimin denizfeneri, balina şeklindeki rüzgar gülü, Cennet Plajı'ndaki balıkçı tekneleri, bir sokak yemekçisi, benim denizin üstünde kıvrık bir gülün dudakları ile gülümseyen Lapon halim, sabahın içindeki Buda resmi, her yere uçan balıklı mavi fularım, bir yolculuğun içindeki inanılmaz bir çok öykünün en renkli halleri...

Laertes'in Kızkardeşinin Kendi Kendine Konuşmasıdır

saçlarım aslında sarı kumral, dipleri saymadığım aylar sonunda bol bol gri. düşünüyorum geceleri, düşünüyorum; nasıl da çoğu zaman böyle yokum. düşünüyorum, çakal işkadınlarını kuaförler nasıl hemen kandırıyor; manikürcüler nasıl da kolay avutuyor. ellerimizi bizden daha da kayıp olan kızlar nasıl böyle tutuyor: çalkalayın. törpü. çalkalayın: ne renk sürelim?

söylüyorum: rakı beyazı.

ve bazı şeylerimi kimseler bilmiyor; "sen" ve "sen" hiç hiç hiç bilmiyorsun: bilmiyorsun: bilmiyorsunuz.

böyle olunca daha da aklaşıyor.

sonunda tüm damarlarım görünür oluyor. ben herşeyi duyabiliyorum.
ben elbette "herşeyi" anlayabiliyorum. sadece bazı insanlar bana "karasinekleri" hatırlatıyor.

nedense yasak bir kelime olan “kalp” son bir sefer daha “ilk kez” gibi kırılıyor.

böylece herşey, tüm o duygulara karşı korunaklı kalıyor.

bazen çok suskunken yeryüzü, beni hep beklediğin herhangi bir yere dönmeni isteyebiliyorum. rüyamda, bi’ istasyonun sol kapısı olmanı mı diliyorum? dünyanın bütün içkilerini içmenin sonunda aslında aşık olmayacak kadar sarhoş olduğunu da unutmanı istiyorum. beni beklediğin yerde bozkır ayazında gecenin körü, gecenin dördü, gecenin enkazıyken herhangi bir satırda duruyorum. sonra, yollara düştüğüm zamanlarda yinelenen tüm rötar anonslarında gebermek geliyor aklıma. gebermek, ya da omzumu çökerten çantamla bi’ pazar öğleden sonrasının çarşılarında “ölsem de ne gam” mutluluğunda büyük bir çember çizmek. hiç bir şey anlamadan, elimi sallıyorum. camda senin yansıman var. biliyorum, bazen beni hiç görmüyorsun. elimi sallıyorum da sanki seneler öncesiyim ve sanki her yaz bir yaşlı kadın daha ölüyor. mayıs kelebek kanadı gibi dağıldığında, avcuma bir güvercinin sesini hapsedip, onu da seninle rüzgarlı bir günde gömmeye gidiyorum. gökdelenleri kalbime çakıyor, tüm veremime karşın çelik bir zırh kuşanıyorum. esiyor camii avlusundayken üstünden çokca zaman geçmiş bir salı. sen ise belki akşam oldu diye tekelden bi’ küçük kapıyorsun... tekelden bir küçük, ve başka şeyler: tekelden bir küçük, bana bir ciklet ve koskocaman yalanlar.

bence artık herşeyi içmelisin, çünkü dizlerinde bir zamanlar ak bir kedi otururdu. içmelisin! çünkü, artık tüm cerrahlar ve baban geceler gibi geldiler: “kangrenmiş,” dediler. kangrenmiş bu. köpek olsan da, artık biliyorsun ki kangren. belâ gibi ağrıyor. aklığında kararıyor. kangren: yani çok hastayız ve artık sadece ölü bir çocukluğumuz, bir kaç kere ölmüş bir kaç çocuğumuz ve küflü kahvaltılıklarımız var. iç ve itiraf et: artık hiç bir sabaha tutunamıyoruz ve yarın pazartesi.

ben de şehre, yarınki bir pazartesi sabahı gibi tüm hışmımla ve korkunç pelerinlerimle döndüm. döndüğümden beri istanbul ile akıl yarıştırıyor, sokakları delidivane dolaşıp: "öp beni Desiderius!" diyorum. içimden kaç tane "Faik" tuttuğumu unuttuğum için artık çoğu şeyi, gözyaşlarımla döktüğüm milyonlarca dilek kirpiğini hiç ama hiç önemsemiyor; büyükkentin azıdişli yalanlarını dinlemeye devam ediyorum.

05 Haziran 2009

Kassandra'nın Yeşil Elbisesinin Aslında Çok Hüzünlü Olan Hikayesi ya da Lyon'un Olimpik Kalbinin Votka Şişesinde Boğulmasının Öyküsü


Yazdı.

O şehirden ayrılırken üstümde yeşil elbisem vardı.

Sonra bir kış oldu ve elbiseye baktım da sökülmüş bir yerinden, küs.

Üstünde çıkmayan lekesiyle gardrobumda asılı: aklımda ağaçların üstünden akan bir ışık, alıyorum giyiyorum o soğukta. "Şehirden ayrılırken üstümde yeşil elbisem vardı." diyor başka bir şey demiyorum. Hep sigaralar içiyorum, geceleri söndürüyorum. Fenâ mahallelere dalıyorum hayalin ırmağında çokca yıkanıp. Uyurken, dönüyor mevsimler ellerimden bazı kahve bardaklarında: çok ama çok kış. Geçiyor zaman rüzgar akarken. Aklımda hiç de öyle yüzümdeki gibi sakin durmuyor kelebeklerin saydam kanatları. Çırpınıyor, çırpınıyor. Elime, koluma karlar yağıyor. Işıklara çarpıyor, ışıklardan duvarlara. Aydınlığı ne zaman fethettiler, nasıl geldi bu soğuk kıyamet, neden şimdi bu kış? Hemen şu erikleri al aman, bademleri topla, kayısıları da sakın ha vurmasın kötü ayaz. Ben nereye gidiyorum? Bir yer vardı aradığım; hani? Geçmek bilmeyen bir mevsimin kapısını kitlemeye dönüyorum birden.

Kendimi dışarı koydum. Üstümde yeşil elbisem... Mevsimi de değil aslında, çünkü kocaman bir: KIŞ. Bir yerde de hala yaz ve son gece ya da ben öyle diyorum. Bir Yunan, bir Polonyalı, bir ben ve bir Fransız uzaklarda çoktan yanarak bitmiş, kültabağında özensizce söndürülmüş, içinden iki nehir geçen, köprüleri yüksek ve gururlu, kebapçıları Çorumlu olan, tepesinde ak bir katedralin yükseldiği şu kentin bir teknik okulunun geniş bahçesinin yeşillerinin her hakkı mahfuz çimenlerinde oturmuş konuşuyoruz. Yunan'ın adı Helios. "Helios, Helios, söyle bana! Ne zaman doğacak güneş buraya?" diyorum. Gülüyorum aptal aptal. Lacivertin kara yanında, depderin bir gecedeyiz. Çimenler ıslak, Polonyalı sanki sıkıntılı. Geriniyor. "Ne de sıcak!" diyor. Gerçekten çok sıcak. Gerçekten de yapış, yapış. Sanki Viktor Hugo Caddesi'nde kış zamanı, soğuktan elini düşüren ben değilim. Terliyorum. Fransız susup duruyor gecenin başından beri, ama o da terliyor. Şehrin nam-ı meşhur delibuz rüzgarlarını torbasına almış gitmiş yaz. Sonra hurçlara koymuş, naftalinlemiş, kaldırmış dolapların üzerine. Yazın evinde de yer darmış. Yazın evinde lizol ve naftalin kokuları. Fransız bir ceset gibi, yüzü yere dönük. Buz gibi bir adam, terleyen. Ah, yaz:

YOKSA BUNLARIN TÜMÜ KOKUŞMAMAK İÇİN Mİ?

Birden, "Yaz ne demek Lehce?" diye soruyorum sıcağın buhranından şıpır şıpır damlayan sarı sakallı Polonyalı'ya. "Lato" demiş o, ben "Leto" anlıyorum. Bir gülüyorum; ay bile başını uzatıp bakıyor çimenlikte büyüyen kahkahama... Leto, gecenin yıldızlı etekli tanrıçası. Yanımda güneş arabalı bir Helios, sarı sakallı Polonyalı Janus. Sanki eski tanrılarla oturuyorum ben bir bahçede. Üstümde yeşil elbisem. Büyülü olmalı bu kumaş. Kesin canım, kesin büyülü olduğu. Hem yazı da "Leto" diye çağırıyorlar Lehce. Tesadüfe bak! Mucize aramaya meraklı aklım hemen çapraşık bağlantılarını kuruyor. Ben o mevsim, her yerde bir mucize arıyorum. Çünkü canım öyle sıkılıyor ki, tanrılar bana şaka yapsın istiyorum. Mucize, öyle bir şey demek. Tanrı şakası. Bu, az önce başıma geldi sandım. Yanımda, yalnızca isimleriyle müsemma iki Tanrı. Biri güneşin altın atlarının süvarisi, biri eşiklerin bekçisi. Yazın sıkıntısı ancak düşlerimle geçiyor, gece şenleniyor. Süslenip, gerdanındaki pırlantalara göz kırpırtıp yaldızlarını döküyor ani gelen neşeme. Bunların tümü, sadece ama sadece bir kelimeyi yanlış anlamamdan. Üstümde yeşil elbisem ve ne gelirse başıma kelimelerden geliyor. Farkında değilim. Gülüyorum. Ama Fransız, "Lato." diye tekrarlıyor. O tekrarladıkça, ben kendime geliyorum. Gecedeki son neşem, içki parası ödenmeyen bir yaşlı konsomatris gibi umarsız ayrılıyor yanımızdan. O ayrıldığı anda ben hınçla ayağa kalkınca "Türkçesi ne peki?" diye soruyor. "Kış," diyorum. Yalan söylüyorum. Yalan söylediğime üzülmüyorum. Benim aklımdaki mevsim o. Hem, Fransız da gülüyor. "Çok kısa bir sözcük," diyor. Gecenin son neşesi, onun yanına oturmuş olmalı. Bir erkek olsam "Orospu!" derdim o hoppa neşeye. Ama, değilim, demiyorum. "Biz tavuklara deriz kış, kış diye..." diye mırıldanıyor Janus yıldızlara bakarak. Uzanmış... Aklı açıklara demir atmış çoktan. Belki bir tavuğu kovalıyor uzak anılarında, yüzünde bir gülümseme. Fransız elindeki koca şarap şişesini ayaklarının dibine bırakırken, benden sıkılmış bakıyor elbiseme. Ay kaçıyor bulutların ardına.

YOKSA BUNLARIN TÜMÜ KONUŞMAMAK İÇİN Mİ?

Artık susma zamanı olduğu belli, ama ben "Akrep olur mu sizin oralarda?" diye soruyorum ortalığa son bir umutla... Olmazmış pek. Bu kadar net ve kesin. Oysa, ben tavukların akrepleri gagalayarak nasıl itlâf ettiklerini anlatmayı planlıyordum... Helios'a dönüyorum: "Yunanca kış ne demek?" Hiç aksamadan yanıt veriyor, sigarasından bir nefes çekiyor üstüne. Dumanı bir buğu oluyor. Kışlara dolanıyor, atkı oluyor, sarınıyor. Gülümsüyor. Bir Ege gibi gülümsüyor. "Bizim oralarda olur aslında akrep ama ben hiç görmedim," diye ekliyor. Zaten, bizim oralar şimdi çok uzak. Ne akrebi? Nereden çıktı yani? Biz yazın sıcağında tesadüfen bu kentte karşılaşmış üç yabancıyız. Yerlilerden biri de bana düşman sanki. Başka bir şey değil. Başka hiç bir şey değil. O yazın içinde, hiç bir mucize olası değil. Peki, ne bu yaşamaların anlamı? Yazmaya bile değmez bir yaz. Hem ben yarın, üstümdeki elbiseyle gideceğim buradan. Bavulumu sürükleye sürükleye Salvador Allende Bulvarı'ndan geçeceğim önce. O bulvar her zamanki gibi olacak: insansız ve ağaçlı. Oradan, bir otobüs alacak beni. Havalimanına götürecek. Bir uçağa bineceğim. Bir aktarma yapacağım. Helios ve Janus beni hatırlamayacak bile. Fransız da zaten beni aldattı ve terketti. "Hayır, vay adi!" değil. Öyle değil. Ben fazla deliydim, hem aşık da değildim ama, kocaman bir egom olduğu için bu kendimi rahatsız hissettirdi... Sadece bu. Ne kadar basit değil mi? Bir kenara not alayım... Önemli notlarımdan bir tanesi olsun bu. Diğeri de: mevsimin ve aklımın kapısını eve varınca, hemen kitleyeceğim. Şart olsun. Bu elbiseyi de bir daha giymeyeceğim. Kahretsin. Neşeli vurdumduymazlıklarla aptal konuşmalar yapmayacağım bir daha. Her yerim kelime oldu, yıkasan da yunsan da çıkmaz. İnsanlar konuşmak içinmiş. Nasıl da büyük bir yalan. İnsanlar dinlenmek içindir. Nasıl büyük bir yalan daha. İnsanlar yazılmak içindir; daha da kocaman algı bozukluğu. Olmuyor. Olmuyor. Dönünce, evde oturacağım. Kimseyi görmeyeceğim. Ben, yolculuk, yeni yüzler. Zor şeyler bunlar. Ben yapamam. Bu korkumla, bu ürkekliğimle bir yeri bulamam. Hep çok eksik, hep çok yanlışım. Ben olamam. Beni Fransız bile terkettikten sonra! Ne işim var burada?

KIŞI KOVALASANA!

Hah. Tam yeri ve zamanı. Üstümde de bu yeşil elbise. Sade, üstümdekinden dem vurduğuma bakılmasın dönüp dolaşıp; çok bambaşka durumlar da var. Örneğin, "Ben nereye gidiyordum?" sorusunun yanıtsız hali; "Ben burada ne yapıyorum?"un hikayesi.

KIŞ! KIŞ! KIŞ!

Mevsimin kapısını kitlediğimi sanıp, çıktım. Yolu nasıl bulacağım. Ben oraya gidiyordum da, birisinin beni tutup götürmesi lazım... Bu poyraz da nereden çıktı? Uğultusu bile öldürür adamı. Gökler nasıl da kızgın. Tanrı şakası değil, Tanrı gazabı. Üstümde yeşil elbisem...

KIŞ.

Güzel elbise bu. Tınmıyorum ki zaten soğuğu. Bir yere varmalıyım. Bir yere vardırmalıyım kendimi. Bir sene boyunca beklenir ve yaşanır mı bir kış? Ben yaşadım. O yaz kimbilir kaç sene evveldi. Ben yaşadım. Uçağa bindim, geri döndüm. Ağaçlı ve insansız bulvarda bavulumu da sürüdüm öncesinde. Ama yazda da kış, kış da kış. Her mevsim o. Hem mevsimler sanki içimde öyle çoklardı ki bazen... Kovala kovalayabilirsen. Yapamadım elbette. Fransız da yapamadı. Kapıların hepsini kapadım onun yerine. Ama o büyük olarak oradaydı. Hırladı. Hırladı durdu kış yaşanan tüm anların üzerine doğru... Hırladıkça benim genzime gözyaşları takıldı. En olmadık yerde mucize ararsan, olacağı biteceği bu. Tamam, ben bazen çocuk gibiyim de, ya sen kader, sen neden bu kadar saçmasın? Neden saçmalarını aldın bana attın da, ben de yetinmeyip saçmalayıp durdum? İnadımdan mı? Rica ederim, söyler misin? Ayrıca, nereye gidiyordum ben? Onu bile unutturdun bana. Çok zavallıca tüm bunlar. Çok büyük acılar var hayatta, bunlar bir şey değil diyorum uluya uluya ağlarken sana nispet olsun diye kış! Duydun mu hiç? Ve sen kader, senin de boyun benim sakarlıkla devirdiğim her şey gibi devrilsin. Devrildi mi? Hay Allah! Nereye gidiyordum ben? İyisi mi adres sorayım, şurada durup göğe bakana içim ısındı, korkmadım ondan:

- Pardon, Ortak Anlaşmaların Ortak Sevinci Meyhanesi nerede acaba?
- 500 metre ileride olmalı. Işıklardan sola sapacaksınız.
- Teşekkür ederim.

- Ben de oraya gidiyorum, isterseniz beraber yürüyelim.
- Ah, ne iyi olur!
- Elbiseniz de çok güzelmiş, ama mevsim kış, bu yazlık.
- Üşümem ki ben beyefendi. Hem o benim kışım. Alıştım. Bazen abartırım sadece.

- Acıkmazsınız da siz o zaman, değil mi?
- Acıkmam pek...

- Yaşar mısınız?
- Daha çok uyurum ve hayal kurarım. Ama sizinle bir kadeh rakı içebilirim ve eski günlerin saçmasapan hikayelerini anlatabilirim.
- İçelim ve dinleyelim o zaman.
- Gidelim içelim de biraz sakarımdır ben. Bardakları kırabilirim. Bardaklar bazen çok gerçek geliyor.
- Önemli değil. Elbiseniz sökülmüş şuradan, önce onu diktirelim.

Soğuğu duymayan ben ısıyı hissedebilen biriymişim. Şehirden ayrılırken, kışın ben adres sormayı akıl edene kadar süreceğini tahmin edememişim. Aklın kışı tavuk değildi ki, kovalayınca gitsin. Üstüne kilit vursan da gitmiyordu hatta. Ayaz basmış o caddede rastladığım, Ortak Konuşmaların Ortak Sevinci Meyhanesi'nin yerini bilen rehberimin ardısıra yürürken, onun üstünde de yunması, yıkanması imkansız kelimelerin durduğunu farkettim. Fısır fısır konuşuyorlardı kendi aralarında. Benimkiler gibi çığlık atmıyorlardı ama. "Biliyor musunuz, bazen delilik insanın kafasında usulca fısıldayan, mülayim duruşlu bir kelimedir." dedim ona o kelimelerden ilham alıp. Başını kaldırdı. Söylemedi bir şey. Üstündeki kelimeler huzursuzca kıpırdandılar. Gücüme gitti. "Lehçe, ne demek yaz sizce?" diye yapıştırdım. "Ne demek?" dedi, "Ben nereden bileyim," değil. "Latoymuş aslında da... Ben Leto anlamıştım." diye yanıtladım. Gülümsedi. Kelimeleri de onunla beraber gülümsediler. Gene saçmalıyordum ama Leto'yu tanımadığını da anlamıştım. Ona Leto'yu anlatabilirdim. Sonra rakı içerdik. Ve belki sonra, yaz gelirdi. Ardından, yıkanmayan yunmayan kelimelerden mürekkep bir yazı çıkıp, kıskanç kediler gibi en güzel yere yerleşirdi.

YOKSA BUNLARIN TÜMÜ ONU BULMAM İÇİN MİYDİ?

"Sizin oralarda akrep var mıdır hiç?" diye sordum bakışımda tutarak gülümsemesini. Açıkdeniz deliliği vardı üstünde. Yalnız ve dopdolu. Denizlerden karalara gider gibi oldu sanki aklı: "Olmaz mı hiç?" dedi. Elini uzattı, "Hatta tam şuradan soktu beni bir kuyruklu," diye ekledi de yüzü gerildi. Uzandım, dokundum yanağına. O aldı benim elimi tuttu. Elimi en güzel yerlerinden tuttu da, avucu avucuma oturdu.

YOKSA BUNLARIN TÜMÜ YAZI MI GETİRDİ?

Bol dalgalı denizlerin, gümbürdeyen dalgaları gibi de bir kahkahası varmış, sonradan öğrendim. Çokca rom içmiş bir korsan kahkahası... Döndüm, öptüm. Döne döne öptüm de erikler gelin gibi giyindiler, kayısılar gülüştüler, bademler çağlalara döndüler. Üstümde yeşil elbisem. Gökyüzünde ferah bir aydınlık, sınırsız. Duvarsız. Gözlerim çiçeklendi. Gelmişti:

YAZ.

"Nerede bu meyhane?" dedim eli elimde yürümeye yeniden koyulduğumuzda. Tepemizden yeni sevişmiş iki güvercin geçeli iki saniye bile olmamıştı. Tanrılar bile halime hayret ederdi. Gelmişti. Eli elimdeydi. "Yok öyle bir yer, eve gidiyoruz biz şimdi" dedi ve yürüdük, yürüdük şehir caddeleri boyunca. Bir terzi bulduk, eteğimi dikti. Bir bakkal bulduk, bize para karşılığında içki verdi. Tüm camlarımızı açtık, tüm fesleğenlerimizi kokladık. Tüm rakılarımızı yudumladık. Gökten elma düşmedi ama, o gitti içeriden bir elmayı aldı. O bir tanecik elmayı en güzel şekilde soydu, dilimledi ve limonladı, aldı ağzıma bıraktı. Evet, yoktu öyle bir yer. Yoktu öyle bir kış. Aklımız yazlara boyalıydı.