aman da aman! ama.aman!

30 Nisan 2008

Hava Açık ve Ilıktı



yarın istanbul'u felç ettiler. sen, ben ya da plaza kızı pelin işe gidemesin diye değil, "onlar" oraya ulaşamasın diye.

dünyanın her yerinden elektronik postalar yağdı oysa yurtdışı ofislerden yarın işçi bayramı diye. kapalıydı yarın varşova, roma, madrid ve sofya...

not: bu belgeseli sunan adamı her ne kadar sevmesem de, ceketin rengi de ses tonu kadar kötü olsa da umursama rica ediyorum. kabul et ki seni de yedi seksenler. bil ki, o sekizin dokuzla bakıştığı anda çoktan herşeyimiz bitmiş, duvar bile gitmişti. elimizde kalanların sonuydu o yıllar. bu yılların molozlarından olsan da, olmasan da, hatta meydana bu tarihte adım atmaya korksan da biliyorum ki çoğu zaman insan olmaktan utanıyorsun. bu utancı hep taşı ki, vicdanın ve erdemin olsun.

hatta her utancını al, babalar gibi onlarla yaşa.

unutturma...

sana asla elvada demeyeceğim alyoşa.
ama yeni dünya, sana hep ama hep, tüm hıncımla merhaba.

23 Nisan 2008

Düşünürken

"jesus might return," diyor şarkı. ben de "gelir tabii, gelir de reina'ya bile gider..." diyorum.

saçma gelebilir ama eğer bizim isa'yı görseydiniz eminim ki kafanızdaki "kilise isası" imajı ve bu şarkının insanı batı edebiyatı ve teolojik sarmallar içinde sabitlediği bakış açısı anında değişirdi. bizim jesus arketip eleştirisini imkansız kılabilir. hele bu çağda, leger'in dediği gibi "görüntüler parça, parça" iken. şair beyin belirttiği gibi durum aynen de: "things fall apart; the centre cannot hold"... içimiz sıkılıyor bu duruma. hemen kaçıyor, bu alıntı için de: "thanks a million, william! hope all is well up there." demeyi unutmuyoruz. çok alıntı yapmayıp, onları cennetleriyle bırakmak daha iyidir. artık, kahve içerek bilgisayar karşısında oturma eyleminin güzelliğini yansıtmaya ve anlık bir şeyler yazmaya hazırız... bakalım neler düşüneceğiz. söylemeden edemeyeceğimiz o şeyi söyleyerek başlıyoruz: esasen, isa'nın yazdığı kutlama mektubunu okurken, "jesus might return" çaldığı için oldu bütün bunlar...

muhtemelen lafa kıçından başlama usülüyle hareket ettiğim için, pek başarılı bir anlatıcı olarak görülmüyorum. ama problem yok. ben lafa kıçından başlama usülünün yapıcılığına hayranım. denemeye olanak sağlıyor ve bir insanın düşüncesini en ham haliyle ortaya çıkarmasına sebebiyet veriyor. yazı yazan hızlı düşünüyor, aklından adeta cümleleri akıtıyor. böyle bir tarzı seven bir okuyucuysanız, o kişinin cümlelerle düşünebildiğini görüyor ve buna hayran oluyorsunuz. o bunu yapıyor. cümlelerle düşünürken, onları belgeleyebiliyor. bu eylem, bir trans haline eşdeğer bir rahatlama sunmakta, nirvana... odaklanmanın üst bir noktası ve bence bir insan bu konsantrasyonu herhangi bir eylemi yaparken sağlayabiliyorsa, yaptığı şeyi çok seviyor olmalı. bu sevgi yeterli. ve bu şu demek: yazmayı seven herkes yazmalı. yazmayı sevmeyenler -ki çoğunluğu köşe yazarıdır bunların- yazmamalı. başka işler yapmalı, eminim ki herhangi bir yerde yapılabilecek herhangi bir şey vardır. bak mesela, ben plan yapıyorum. para kazanıyorum. ha, dersin ki bu olay da baştan itibaren saçma, işte sistem şöyle böyle, falan da filan. farkındayım, zaman zaman üşütüyorum. ama herhalde ilahi adalet yoksa, evrim vardır. an itibariyle, her ikisine de inanıyorum. yazmaya da, yazana da bu ikisine inandığım denli inanıyorum. ama nereden çıktı bunlar, değil mi? hadi yazmaktan sıkılıp, başa dönelim. zaten hepsi yeterince karıştı. dozumu aldım ben:

"jesus might return..." diyor şarkı. bizim de bildiğimiz bir isa olduğuna göre, bu kehanetin boşa çıkmayacağı kesin. söylendiği kadar derin anlamlara bağlanacak bir şekilde gelmese de, o gelir. şanslıyız, ümitlerimiz boşa çıkmıyor hiç. ne iyi şey, peygamber isimli patronlarımız var...

07 Nisan 2008

Kimi Zamanların Düşünceleri

istanbul insanın ayağının altından kayıyor: küçük yolcu gemileri bir sağa, bir sola yatıyor. ben mesaiyi yiyorum. bunu öylece durarak ve gözlerimi sürekli bakmak zorunda olduğum ekrandan düzenli olarak kaçırarak yapıyorum. çünkü "ne sıkıcı bir pazartesi". anca, çay falan. un kurabiyesi almışlar... uzun bir hafta. sigaralar bile bitmeden sönüyor. boğazımda gıcık.

kendimin bir şey olmasını hala bekliyor muyum acaba? ben suyun yüzeyinde olmam gerekeni oldum. masabaşı işi lazımdı. geniş ve havalı bir masam oldu. telefon, dahili, kart. hem de kalın kartondan. o da masa kadar geniş ve havalı.

eminim ki, senin bir şey olmanı beklemediğim kadar bunu da beklemiyordum. yok, kartı değil. masayı da. kendimin bir şey olmasını beklemiyorum ya. onun gibi şeyler işte. çünkü "bir şey" olmak ürkütücü. ve "ürkütücü" de ne saçmasapan bir kelime. ama bunun üstüne düşünmek bile istemiyorum.

bir şey dendiğinde aslında kafamda büyüttüğüm: belirtilmiş bir belirsizlik. her tercih gibi, yanlış olma ihtimali var. "bir şey". kötü bir otel seçmek gibi. sonra orada kalmak zorunda olmak. ya da ne bileyim. başka bir zorunluluk.

bilmiyorum. bazen diyorum ki eve gelmeyi unutsam ya da işe gitmeyi. unutmak derken, mesela: kimsenin evde seni beklememesi neticesinde vardığın unutuşmalar ve kimsenin beni işte de beklememesini isterdim demesi. ama sonra hayalin o vaat ettiği hiçbirşeyden sıkılıp, geri dönmek. ne de olsa, şimdi sokaklar ıslak. birileri koşuyor. çarşı hareketli, vapurlar var. bildiğin istanbul. ne güzel! ey güzel excel...

ama nedense, birden aklıma bir zamanlar bir asansörde kalışım geliyor... kahretsin, ağlayacağım. ama korkumdan ağlayamıyorum. tam bilemiyorum, dürüst olmam lazım: korkumdan ya da öfkemden. bende bu iki duygu çok sık karışır...

martı konuyor karşı apartmanın çatısına. ne kadar yavan. köşedeki simitçi de yok. kaybolmuş. ve biz, karşı apartmanda otursaydık keşke... simitçi olduğunda kahvaltı bile ederdik, balkonda... karşı apartmanın güzel balkonları vardı belki, anımsamıyorum. anımsamıyorum, ancak hayal ediyorum. hiç bakmadım ben oraya.

karşı balkonda birileri uzun uzun kahvaltı ederken; ben ileri derece miyop ve astigmatlı gözlerimi kırpıştırıp önümdeki garip ekrana kilitliyorum.

aslına bakarsak, çalışmaktan değil, sistemden gocunuyorum.

02 Nisan 2008

Analiz

......silver bullet suicides....
(içimizdeki kurtlara bir referans sezdim sanki leonard... ne dersin?)
....and other forms of boredom
advertised as poetry.
(acıdı elbette...)

not etmek isterim ki, haşin bir gündü. adeta, ıhlamur'da köpekbalığı istilası... ah be, ah.

gün, zeytinli açmayla başlamıştı... oysa, yıllardan beri açmayla hiç başlamazdı.

30 Mart 2008

grocer of despair.

04 Mart 2008

Anı Alıntısı 01

vilma:

17. caddenin kuzey batı tarafındayız. burası ünlü mezarlıklara, anıtlara falan ne kadar uzakta emin değilim, ama beyaz saray'a yakın. otele de... oldum olası haritalardan hoşlanmamışımdır.

17. caddenin kuzey tarafı bir çok kişiye göre önemli bir yer, ben de hergün burasıyla yazışıyorum, konuşuyorum, buradan emir alıyorum ya da bu binayla mesai boyunca bağlantısı olan insanlarla bir şeyler yapmaya çalışıyorum... bu insanlarla çalışarak para kazanıyorum.

dünyanın bir noktasından sinyal veriyoruz uzaya, o sinyal geliyor sizin evinize giriyor. aslında dev bir işin ufaklaştırdığı, işin bütünün ona emek harcayanı önemsiz kıldığı pozisyonlarda çalışan tüm insanlar gibi, büyük işler yapıyorum. (ne de olsa, profesyonellik bir çok şey gerektirir. mesela, yapmak zorunda olmaktan gocunmamayı ve türk iş dünyası usulünde her fırsatta milletin gözüne sokarcasına işinle övünmeyi.) bu yüzden beni buraya yolladılar. iyi gelir diye, 17. caddenin kuzey batı tarafına... konferans aralarında zıplayan bronz maymunlara bakalım ve dünyanın dört bir yanından gelen meslektaşlarımızla sigara içelim diye geldik.

konferansın uçak kafasıyla karışmış bir günü daha geçti az önce. bir gün daha bitti. ben hala gündüz mü, değil mi, gece ne zaman olacak anlamış değilim. aptal gibiyim. öyle ki, yorgunluktan ölmek üzereyim. az sonra bizi bekleyen paul ve vilma'nın yanına gideceğiz bir de. görüşmemiz var.

durumum berbat. paul ve vilma'nın yanında ne diyeceğim bilmiyorum. üstelik otel odasındaki telefonum çalışmıyor. boğazım ağrıyor. kasım soğuğu var dört bir yanda. kent alışılmadık, gökyüzü istanbul'a değemiyor.

- m'adam, are you on the list?

soyismimi söylüyorum. ülkemi...

soruyu soran güvenlik memuru listesini kontrol ediyor. çünkü, yukarı kata giden asansörlere izin için listede ismin olması gerekiyor. konferans katılımcısıysan adını söylüyorsun, sana yaka kartı veriyorlar. pazarlama ve planlama konferansı 2007. falan filan. bu kentte siyahlar ve göçmenler hizmet ve güvenlik sektöründe çalışıyorlar genelde. muhabbetçiler. bu memur da bana "sadece sizsiniz türkiye'den," diyor...

yanıt: evet, sadece benim türkiye'den.

canım sıkıldıkça sıkılıyor: türkçe kayıp. içim kıyılıyor. kafama bir jet çarpıyor... asansörü çağırıyorum.

paul ve vilma ile garip, kısa bir sohbet gerçekleştirip, binadan çıkıyorum. 16. caddenin kuzey batı tarafında olan otele yürüyorum. vilma ne demek istediğimi daha iyi anladı sanki görüşmede. paul... bilmiyorum. ama yolda bunu düşünmüyorum. geniş caddelerde akşam şimdi. lobiyi geçip odama giriyorum. üçüncü kat. numarayı şimdi anımsamıyorum.

kapı, kartı beş kere okuttuktan sonra zar zor açılıyor. içeri girer girmez, telefona saldırıp, saat farkını hatırlıyorum... tam o anda telefonun hala bozuk olduğu dank ediyor. kafama bir jet daha vuruyor. kulaklarım uğulduyor, içim uluyor.

sırtüsü yatağa uzanıp, ağlamaya başlıyorum birden. otel penceresinden bakınca caddenin sol kısmında starbucks şubesi var, arkasında da dalganan bir yıldızlı bayrak... lobide ispanyollar kahkahalar atıyor.

orada öyle ağlarken, büyüdüğümün farkına varıyorum. sanıyorum ki, o anda içine büyüdüğüm şeyin sadece o otel odası olmasından korkttuğum için ağlıyorum. öyle yalnız hissediyorum ki kendimi birden... düşünüyorum delice: "vilma görse belki bu korkuyu da anlardı..."

Rakı

Kavgam kavranmamış bir yalnızlıktan olabilir

Ama hep derim ki

İnsan masasını da her zaman kendi kurmalı

Yudum yudum akşam vakti

Nefes nefes kanser

Katran ve Boğaz açıkları

Ben bu sofraları kurarken

Herkes benim için ağlamalı

Kırkağaç kavunları, nenemin muhacir gözleri ve zeytinağaçları

Sen ki

nereden nereye doldurdun bizi?

Tek mi, duble mi, kaç buz?


Sonumuz böyle belliyken

Sonumuz böyle

Çengelköy Mezarlığı

29 Şubat 2008

İstatistik

"ortalama bir ömür süren insan hayatı boyunca 7.548 litre süt içiyor, 7.163 kere banyo yapıyor, bu banyo esnasında 1 milyon litre su harcıyor ve 104.390 tane rüya görüyor. 40 ton çöp çıkartıyor, 74.842 fincan çay içiyor, 30.000 tane ilaç tableti yutuyor, bir küvet dolusu kadar da fasulye yiyor. Tüm ömrümüz boyunca 24.887 kilometre kadar yürüyoruz, 728.489 kilometre kadar da arabayla seyahat ediyoruz. bu ikisinin toplamı aya gidip gelmeye eşdeğer.

bir insanın tüm ömrü boyunca okuyacağı kitaplar ve gazeteler de 24 adet ağaçtan üretiliyor."

istatik uzmanı, zeki planlamacı mualla plazasından bildirdi. söz murat kazanasmaz da...

16 Şubat 2008

Kurul

insanın, kendisiyle icra kurulu toplantısına oturması ve bu toplantının saatler boyu sürmesi çok sıkıcı.

neden mi?

çünkü, benim icra kurulumdaki üyelerin hepsi hazırcevap, birbirlerinin fikirlerini çürütmekte çok becerikliler.

birbirini yiyen üyelere sahip bir kurulda, eğer tartışmalar olumlu geçerse bekleyebileceğimiz tek şey yaratıcılık. ama çarpışan fikirler, her zaman yaratıcı olmuyor. sıkıntının çoğu bundan.

ayrıca, sıkıntı bir de piyasa koşullarından.

piyasa bozuk: diğer şirketler ayağımızı kaydırmaya çalışıyor, sözleşmelerimizi incelemiyor, markamızı lekelemeye, ürünlerimizi karalamaya çalışıyor. bunu da moralimizi bozarak yapmayı iyi beceriyorlar.

tüm bu saydıklarım yüzünden icra kurulunda herkes ayrı ayrı delirince; evin içinde çığlıklar atasım geliyor.

ve işin kötüsü atıyorum.

çünkü buluştukları toplantı odası benim kafamın içinde.

çay dolduruyor, kara bakıyorum.

15 Şubat 2008

"There are not two 'm's to governing, as many PolySci courses have taught: 'Money and Management.' There are three m's. The third one is Mercy. The third "M" constitutes the difference between a country and a corporation."

Clarissa Pinkola Estes

03 Şubat 2008

Nada

burası da umurumda değil.

şurası da.
orası da.

bilge olmak lazım kimi zaman.

(bu arada bu yukarıdaki gibi hiç bir şey anlatmayan, 2 ay sonra neden bahsettiğini yazanın bile anlamadığı, konunun ne olduğunu hatırlamadığı depreşen cümlelere de ayrı hastayım. gizemli depresifim.)

15 Ocak 2008

Om

hayata tutunmanın mantıksızlığını çözdüğü halde, hayata tam da kürek kemiğinden tutunanlara özgü, o bilindik halimle duruyordum bu sabah. kafamdaki kırıkla, darbeyle ya da o hasarla mesuttum.

nakkaştepe'den köprü'ye çıkıyorduk ve istanbul'un yeniden istanbul'a benzediği günlerden biriydi. çıplak ağaçlar benziyordu en çok ona. gri gök altındaki arabalar ve arabalardaki bizler yabancıydık. neyse ki, ben daha önce de görmüştüm kentin kalbinin, insan zihninin bir yerinden, nasıl da böyle dolu dolu, kendisi olarak konuştuğunu... yine böyle bir anda, bir zamanda, istanbul benim için kendisi olmuştu. sanki en çok konuştuğum insandı. vapurlarına çok bindim. barlarında çok içtim. beşiktaş'ında çok yürüdüm, kahvelerinde çok oturdum. sinemalarına bolca gittim. kendimi ihmal ettim, onu ihmal etmedim. sardalyalar kızarttım. rakıları konuşturdum, rokaları ıslattım.

yabancı zamanlardı.
bana yakın. hayata karşı yabancı...

13 Ocak 2008

Motto

mart planıyla, trafik listeleri bitti. şimdi örnek indirmek, öne çıkanlar listesini oluşturmak, tarihleri girmek, çevirileri tamamlamak, şu maymunlu zımbırtı beş bölüm mü, dört bölüm mü, eğer dört bölümse sistemde neden dördüncü bölümün datası yok diye araştırmak, oradan buradan konuyla alakalı açıklama beklemek lazım. sonra şubat listelemelerine başlamak gerekli. şubat listelemeleri bitince, hemen mart için bir toplantı yapmak, görüşleri beyan etmek lazım. sonra da üç aylık planlama dönemi gelecek. ama bu arada tüm bunların arasına yeni bir envanter listesi oluşturma işini de sıkıştırmalıyız.

üç aylık planlama dönemi sonunda, ikinci çeyreğin ilk ayı olan nisan'a başlarız. nisan'da büyük bir "olay" var. birincil öneme sahip, ona kesin bir proje yapılır. proje başlangıcı da, elbette şubat başında karşımıza çıkabilir. o yüzden ne yapacaksak, çok hızlı yapmak lazım ki sıkışmayalım. yukarıda saydıklarımızı 14 ila 18 ocak arasında bitirmeye gayret edeceğim. üç aylık planlama ve envanterleri de bir sonraki hafta bitiririm. sonra da mart seçkileri gelir zaten. onları bir daha ben seçerim yollarım... belki yeni bir listeleme işi çıkar deliririm. yangın merdiveninde ayaz yiyerek sigara içerim. ofisin içinde pazartesi somurtkanlığından, cuma çılgını haline geçerim. çarşamba manyağı, salı sallantısı, domuz börülcesi ve perşembe kuduzu olurum.

genel olarak komikgarip olurum. muzlu süt içerim. tost yerim, sıra arkadaşım simit verir.

unutulmamalı ki, ofis işler yetişebilince iyi bir yerdir.

20 Kasım 2007

Notlar V1

"acıyor bazı an aniden. bir daha hiç sevinemeyecekmişsin gibi karadeniz'den yağmur geliyor. acıyor bazı öyle: biz ege'ye dökülüyoruz.

sevgilim, üzüm; gözüm: hüzün.

kırılıyor bazı an aniden. hem de hiç naz etmeden, oysa o benimdir her şeye naz eden."

di mi?

di.
ileri sar.

dit:

şimdileri, artık ben istanbul'un hiç bitmeyecek gibi duran şantiyelerine bakıyorum. şoförlerle falan laflaşıyorum. sigara içiyorum. çay alıyorum, kahve dolduruyorum. sonra ekranımın ışığında kayboluyorum. düz bir köşe kapmacanın içindeyim. "ne oldi sağa, ne oldi böyle?" der gibi geliyor sarıyer açıklarından bir kara bulut... biz armutlu'ya dökülüyoruz.

final sorusu:

elle et moi. ben hangi "ben"im artık acaba?

09 Kasım 2007

Kapital.

insanoğlu, hayatla ilgili tüm bağlantısını alışkanlık ve bağımlılık duygusunu sağlayan nesnelerden, bunların sağladığı algısal veriler üzerinden almaktadır. varoluşunu ve varoluşuyla beraber kişiliğini de "kendisi" olarak, "ben" diye tanımladığı bir kavramla böylesine kolayca özdeştirmekte ve varoluşunun "nedensizliğini" unutmaya çalışmaktadır. bu bağlamda, bağımlılık ve alışkanlık da kendisini sistematik bir şekilde doyurmalıdır ki "ben" varolabilsin. ego tatminlerinin ötesinde, tam anlamıyla "algı" üzerinden tanımlamaya çalıştığım bu varolma şekli davranışlara, özellikle de sahiplenme arzusuna hedeflenir ve bunu tetikler. en azından liberal ekonomilerdeki her sınıftaki durum bariz olarak budur.

çılgın alıverişlere neden olan inanılmaz mal çeşitliliğinin asıl nedeni: "çeşit ne kadar çok olursa, alışkanlıklar ve bağımlılıklar sonucunda sahip olma duygusu da bir o kadar tetiklenir." cümlesinin ta kendisi değil midir? çünkü insan yaşadıkça edindiği tecrübelerden, görüntülerden, seslerden, kokulardan ve bir çok algı kaynağından "etki"lenir. tüm bu saydıklarımız "etki"sinde kalır. çünkü, insan bir makinedir. algılarıyla, "benlik" programlayan bir makine. bu yüzden de, "ben" dışarıdaki bir "etki"nin sonucundan başka bir şey değildir. en azından liberal ekonomilerdeki her sınıf üzerinde gerçekleştirilmeye çalışılan şeyin tanımı budur. büyük ihtimalle, üzüntü duyarak söylüyorum ki geleceğimizin de.

gittim, yerinde gördüm.

hepimiz ona çalışıyoruz. adı bende saklı.

14 Ekim 2007

:

sevgilim: istanbul: bugün yağmur: buruk: sonbahar. ve bil ki, ikinoktaüstüste, hep bana bizi hatırlatır. bu işareti, böylesine çok kullanmamı bu yüzden bağışla, yeniden başla: aynı ve hep bambaşka bir kavuşma: sevgilim: istanbul: seni seviyorum: bugün yağmur.

aklımda: bir yalnızlık: bir plan: yine: hep: yarın pazartesi: kaçak: bugün yağmur. sevgilim: istanbul, şu yağmurunda kalbine yakın bir köşene sığınıp, mezartaşlarında isimleri çoktan silinmiş ölülerini toz ve kavaklarla gökler boyunca anmak lazım ya da kurşuni kubbelerinde dağılan günün son ışıkları gibi olmak: ama: olmaz: yalan. şarap: in vino veritas. ekranın ışığında: pervaneyim: uçuyorum: sevgilim: istanbul: gökdelenler: göğe doğru: minareler kısa: "her canlı ölümü tadacaktır": zincirlikuyu: levent: minibüs sarhoşluğu: sabah mahmurluğu: pazar bugün: istanbul yağ çamur. "sevgilim, hayata dönemiyorum": yarın pazartesi: hayatım: beni bağışla.
website hit counter